25.1 C
Çerkezköy
27 Eylül Pazartesi, 2021
spot_img

2020

Kitaplardan okuduğumuz ya da filmlerde izlediğimiz dünyaların sadece kitaplara ya da filmlere ait olmadığını öğrendiğimiz bir sene oldu 2020. Ortaya çıkan bir salgın hastalıkla beraber tam da bir korku dünyasının ortasına düşüverdik. Dışarıda bir virüs var, ismini biliyoruz. Çok kolay bulaşabildiğinin de farkındayız ama kime ne yapacağı belli değil. Sokaklarda gezen maskeli insanlar, ellerimizi her temastan sonra kolonyalamalar, topluluk içine girmek zorunda kalınca yaşanan mesafe yaratma çabalarımız… Hiçbirine alışık değiliz bunların. Hepimizin hayata bakışı, öncelikleri ve alışkanlıkları kökünden sarsıldı.
Sarsılmaması mümkün mü? Üzerine pek düşünmemeyi tercih ediyoruz ama o kadar duyguyu aynı anda yaşadık ki…
Enfekte olmaktan ve daha da önemlisi enfekte etmekten duyulan KORKU,
İşe gitmek zorunda olmaktan duyulan ÇARESİZLİK,
İşsiz kalma STRESİ,
Sevdiklerimizi görememekten duyulan ÖZLEM,
Sürekli evde olmak zorunda olmaktan BIKKINLIK,
Hiç sosyalleşememekten doğan YALNIZLIK,
Kapana kısılmışlık duygusundan beslenen ÖFKE ve
Kaç yıl süreceğini tahmin edememe ENDİŞESİ diyeceğim ama burada noktalamayacağım çünkü insan tecrübelerinin üzerine koyarak kendini geliştirir.  Bu pandemi bizi her konuda zorlarken aynı zamanda bize belki de unuttuğumuz bazı değerleri hatırlattı:
Sağlıklı olmaya ŞÜKRAN,
Sahip olunanlara MİNNET,
Kendi kendine vakit geçirmekten duyulan KEYİF,
Dışarıda yapılan bir yürüyüşten, içilen bir yudum kahveden gelen MUTLULUK,
İçinde yaşadığımız topluma karşı hissettiğimiz SORUMLULUK ve
Aynı durumla mücadele etmekten doğan EMPATİ…
Bizim bu duygu karmaşasıyla mücadelemiz henüz bitmedi ve bir süre daha da bitecekmiş gibi görünmüyor. Daha tanımlanacak, sindirilecek, benimsenecek çok duygumuz var. Pandemi hepimiz için bir kabus oldu ama öğreticiliği de yadsınamaz. Hatta bu yaşadıklarımız, sadece bizim için değil, gelecek nesiller için de bir yol gösterici olabilir. Şöyle ki; travmalarımızın da genlerimiz aracılığıyla nesilden nesile aktarıldığını duymuş muydunuz?
Hayvanların hayatta kalmak için edinmeleri gereken bazı alışkanlıklara içgüdüsel olarak sahip olduklarını biliyoruz. Ancak insanlar için de böyle bir durumun olduğunu ilk defa duyduğumuzda biraz şaşırıyoruz. Bilim insanları; anne ve babanın yaşadıkları travmalarla baş etme yollarının DNA tarafından biyolojik olarak bebeğe aktarıldığını ispatlamışlardır. Bunun amacı, bebeği dış dünyaya hazırlamaktır. Bu konuda yürütülmüş pek çok araştırma da mevcuttur. Örneğin; savaş bölgesinde yaşamış olan bir kimsenin çocuğu, yüksek sese karşı aşırı tepkiler verebilmektedir. Bu durum, aslında ebeveyninin öğrendiği “Bomba atılıyorsa yüksek bir ses olur ve kendimi korumam gerekir.” önermesinin bir sonucudur. DNA aracılığıyla aktarılan bu veriler, sadece toplumsal olaylardan doğan travmaları değil, aynı zamanda bireysel travmaları da kapsamaktadır. Hatta bu aktarımın sadece anne babalarla sınırlı olmadığı, onların anne babalarının travmalarının da bebeğe aktarıldığı belirtilmektedir.
Önümüzdeki yıllarda bu araştırmalara, COVID-19 pandemisi sonrası stres bozukluğunun biyolojik olarak aktarılması temasının da dahil olacağını düşünüyorum. Bu da, pandemide içimizdeki olumsuz duyguları elimizden geldiğince olumluya çevirebilmek için başka bir sebep sunuyor bize. Travmalarımızı, streslerimizi miras bırakmamak adına onları kendimiz çözmeyi deneyebiliriz. Peter A. Levine’in dediği gibi: “Travmanın paradoksu, hem yok etme gücüne hem de dönüşme ve diriliş gücüne sahip olmasıdır.”
Sağlıkla kalın.

Benzer Haberler

En Son Haberler

En Çok Okunanlar