Merhaba kıymetli okur;

Basın bayramını kutladığımız şu önemli günlerde sizlere gazeteciliğin ne olmadığını anlatmak istiyorum. Yazımın anlaşılır olması açısından, affınıza sığınarak ibretlik örnekler vermek istiyorum ancak şunun da altını önemle çizmem lazım, bu yazıdaki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür.

Malumunuz 24 Temmuz günü Basın Bayramını kutladık ve tüm ülke olarak artık basına sansür uygulanmıyormuş gibi yaptık. Ülke çapında büyük bir coşkuyla kutlanan Basın Bayramına Çerkezköy de kayıtsız kalmadı ve çeşitli etkinliklerle basınımızın ne kadar özgür olduğunu, dosta güven, düşmana korku salan birlikteliğimizle bir kez daha göstermiş olduk.

Kaç gazeteci hapiste? Kaçı hakkında sudan sebeplerle soruşturma yürütülüyor? bunlar boş işler. Bizim için önemli olan ‘mış’ gibi yapmak. Ülkemizin, ‘Bu enerjinizi neye borçlusunuz efendim?’ gibi cesur sorular sorabilen cevval gazetecilere ihtiyacı var. Yok mu böyle gazetecilerimiz? Tabi ki var ancak yetmez. Büyük ve güçlü Türkiye için bu gazetecilerimizi acilen çoğaltmamız lazım.

Ülkemizin kalkınması için basın çok önemli bir rol üstleniyor. Bu nedenle tek başına cesur! sorular sormak yetmiyor. Bunun yanında büyük ve güçlü Türkiye’ye giden yolda rüzgarın yönünü iyi hesaplayacak, değişen politikalara anında adapte olacak, ‘dün dündür, bugün bugündür’ anlayışını kendisine yol haritası edinmiş, virajlarda savrulmadan dönebilen gazetecilere de çok ihtiyacımız var.

Yeni Türkiye’de gazetecinin olmazsa olmaz bir diğer özelliği ise ‘utanmaz’ oluşu ve ‘inkar’ kabiliyeti. Her ne kadar dijital çağda yaşıyor olsak da, yazdıklarımızın kayıtlarına çok rahat ulaşılabiliyor olunsa bile ‘inkar’ mekanizması hayati bir öneme sahip.

Şimdi gelelim yazıyı anlaşılır kılacak, kişi ve kurumları tamamen hayal ürünü olan ibretlik örneğe…

Mesela bir kurumun başkanı var ve ben bu kurumun başkanı hakkında; ‘Kurumda yolsuzluk yaptı. Keyfi yurt dışı gezileri düzenledi, hem de kurumun parasıyla’ gibi ifadeler kullanarak fırsat buldukça bu şahsı eleştiriyorum. O ara belediye başkanıyla da aram çok iyi. Onun hakkında da ‘Kente müthiş hizmetler yapıyor, sorunları tek tek çözüyor’ gibi güzellemelerde bulunmuşum.

Sonra ‘Hiçbir şey olmasa da kesin bir şeyler oluyor’ ve benim eleştirdiğim kurumun başkanı, yerel seçimlerde belediye başkan adayı oluyor. Üstelik benim sık sık güzelleme yaptığım belediye başkanının da en büyük rakibi oluyor. Her nedense o ara rüzgar tersine esiyor ve benim övdüğüm belediye başkanıyla aram bozuluyor, eleştirdiğim kurum başkanıyla da (hatta beni kurumdan kovdurmuşluğu bile var) birden aram düzeliyor. Nasıl seviyoruz birbirimizi. Bundan sonra da esen rüzgarı arkama alarak başlıyorum belediye başkanına sallamaya. Başkan adayı olan kurumun eski başkanına da nasıl güzellemeler yapıyorum. Bir görseniz beni, dün ne söylediğimin hiç önemi yok, önemli olan bugün. Tabi arada birkaç tane densiz çıkıp ‘Dün öyle diyordun şimdi böyle’ gibi ifadelerle tatsızlık çıkarmaya çalışıyor ama hemen inkar mekanizmamı devreye sokuyorum. Ben aslında öyle değil, böyle söylemiştim diyerek herkesi salak yerine koymaya ve müthiş yazılarımı yazmaya devam ediyorum. Eski yazılarımı da silmişim zaten web sitesinden.

‘Böyle gazeteci mi olur?’ diye marjinal çıkışlarda bulunanlar muhakkak olacaktır ama onlara da, ‘siz önce aynaya bakın! Asıl böyle okur mu olur? Ben kaç yıllık gazeteciyim, benden iyi mi bileceksiniz! Sizi kimlerin üzerime saldığını gayet iyi biliyorum.’ diyerek ağızlarının paylarını hemencecik veriyorum.

Sonra seçim bitiyor ve durduk yere aramı bozduğum belediye başkanı yine kazanıyor seçimi. Bizim kurumun başkanı da görevinin başına dönüyor. Ben mi? Ben bildiğin ortada kalıyorum. Herkes görevine devam ediyor, ben mağdur oluyorum. Şimdilik belediye başkanına sallayarak ve mağdur edebiyatı yaparak hayatıma devam ediyorum ancak bir yandan da rüzgarı kolluyorum. Hani birazcık yön değiştirse ben dünden hazırım dönmeye. Zaten yapmadığım şey değil.

Evet kıymetli okur, işte gazetecilik bu değil!

Kalın sağlıcakla.